Geçmiş olsun. Bildiğim kadarıyla antidepresanların bağımlılık yapıcı özelliği yok ama yeşil mi kırmızı mı reçeteli dediklerinde var. İlaç bence artık kendine güvenini iyice kaybettiğin, fiziksel semptomlardan önünü göremediğin bir zamanda kullanılabilir ama öncelik hiçbir zaman değil. Sen de pdr okuyorsun diye biliyorum. Yanlış mı hatırlıyorum? Gıda sektörü, ilaç sektörü, sağlık sektörü, vs. alayını gördükten sonra psikoloji sektörünün de manipülasyona çok açık, hatta belki de en açık sektör olduğunu düşünüyorum. İzzet Güllü izleyin diye yorumları muhakkak görmüşsündür. Ben bir süredir izliyorum. Pek faydasını göremedim henüz ama teoride aklıma çok yattı dedikleri. Belki de ben iyi uygulayamıyorumdur. Psikolog-psikiyatr sayısının bu kadar arttığı bir dönemde vakaların azalması gerekirken katlanarak artması bana tuhaf geliyor. Hiç panik atak köylü bir dede görmedim. Hiç okb bir teyze görmedim. Davranışsal olarak buralara yakın kişiler gördüm ama yeni nesil kadar nevrotik değiller nicelik olarak bakıldığında. Bu bana çok tuhaf geliyor.
Psikoloji alanında o kadar çok farklı ses var ki. Aslında bu en basitinden göz doktorlarında bile var. Mesela ben miyobum. Muayene gidiyorum. Bir doktor diyor ki "iyi ki gözlüğü sürekli takmamışsın. Gözler tembelleşirdi." Diğeri "gözlük takmazsan gözün yorulur, numarası artar." Daha en basit konularda bile bir mutabakat yok. Bu psikoloji alanında da böyle. Bir tayfa tamamen ilaç dayama usulü. Ki bunun yanlış olduğunu anlamak için Buda olmaya gerek yok. Pratikte de işe yaramadığını görüyoruz. İlaç kullanılırken iyi, bıraktıktan bir süre sonra yine aynı terane. Öteki tayfa tamamen bilinçaltına odaklanmış. Bilinçaltının Gücü tarzı kitapları bilirsin. Bunlar da "bir şeyi ne kadar tekrarlarsan, telkinlersen, uyumadan önce ve sonra, meditatif halde, vs.. o kadar hızlı düzelirsin" kafasındalar ama beyin hakkında neredeyse hala çok çok az şey bildiğimiz şu dönemde bana bu yaklaşım kestirip atma gibi geliyor. Kaç sayfalık iki kitap okudum. Tüm kitap boyunca yaklaşım şu şekildeydi: "Hasta bir kadın varmış. İyiyim, iyiyim demiş. Ve o andan itibaren iyiymiş gibi yaşamaya başlamış. Kadın ölümcül hastalığı yenmiş." Fakat ne bir bilimsel izahat, ne bir rasyonalite. Yani bu telkin şunu şunu harekete geçirdiği için beyinde şöyle bir değişim olur gibi bir açıklama bile yoktu.
İzzet Güllü önce beyni yani kişiyi ikna etmek gerektiğini söylüyor, ki eğer bir şey bilimsel olarak doğruysa akla da yatacaktır ve uygulaması kolaylaşacaktır. Kişi ikna olduktan sonra, yani psikoloji alanı ve kendi psikolojisiyle ilgili çarpık algılardan kurtulduktan sonra bol bol telkinle çok kolay bir şekilde kişinin düzeleceğini iddia ediyor ki yorumlarına bakacak olursak fayda gören çok kişi var. Yıllardır psikolojiye ilgiliyim, bu adamın iddialarından daha tutarlı bir şekilde olaya açıklık getiren görmedim. Ama dediğim gibi kendim bir faydasını görmedim hala. PDR'ci olduğunu anımsıyorum. Bu konuda fikrini merak ediyorum. Çünkü zeminin hatalı olması iyileşme sürecini de etkiliyor kökünden.
İlaçlara doğrudan fiziki bir bağımlılık geliştirmekten değil de, etkilerine bağlı yaşamaktan çekiniyorum. PDR değil direkt psikoloji okuyorum ben, patolojik bozuklukların gerekliliklerini de iyice irdeliyoruz derslerde. Dediğin şeyler genel olarak doğru ayrıca da fikirlerimi yazacağım. Benim adıma süreç çok kestirip atma usulüyle gelişmedi çünkü ben 8-9 aydır psikolog desteği (dipnot olarak söyleyeyim, Travma Sonrası Stres Bozukluğu yaşadığımı düşündüğümü söylediğimde dümdüz 'Travma' algısını kafamda basitleştirdiğimi bana gösteren işinde iyi olduğunu düşündüğüm birisi.) zaten alıyordum/alıyorum, ve fiziksel semptomlarım da 7/24 olmasa bile gözle görünür oranda -hayatımı etkileyecek kadar- mevcut. Önceki mesajda anlattığım öfke nöbetleri vs. alelade düzeyin birkaç tık üstünde en azından onu söyleyebilirim.
İlk paragrafın sonunda dediğin durumun belirli başlı sebepleri var bana kalırsa, bunun en temeli özellikle eğitimin yeterli düzeyde olmadığı kesimlerde insanların yargılanmaktan korkarak yaşamalarına bir ufaktan bağlıyorum. Bizzat kendi uzak akrabalarımdan da yorumluyorum bunu aslında. Ancak bir patolojiye sahip olmak zaten kolay bir şey değil, ben bile yaşadığım onca semptoma rağmen bir patoloji sahibi olduğumu düşünmüyorum. Hemen her patolojinin bir temel gerekliliği, gösterilen semptomların en azından birkaç aydır sürüyor olmasıyla alakalı. Özellikle yeni nesilin nevrotikliğinde, ergenliğin normal dönemsel duygusal değişimlerinin inatla bir şeylere yamanmaya çalışılmasının da etkisi var.
Senin de söylediğin gibi, terapilerin bile çok çeşit şekli var ve en uygunu hangisi bunun doğrudan bir cevabı yok. İleride ergenlerle çalışacak bir terapist olmak isteyen birisi olarak, biraz fikirlerimden bahsedebilirim. Ben konuşularak adapte olunamayacak hiçbir gündelik problem olduğunu düşünmüyorum, özellikle kişinin gündelik hayatını sürekli kısıtlayacak fiziksel semptomları da yoksa bilişsel boyutta çalışılarak üzerine gidilemeyecek bir konu olduğunu da aynı şekilde düşünmüyorum. Kavramsal olarak söylersem travmalara ben kişilerin kabul etmek istemediği bilişleri olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum. Niye kabul etmek istemediğinden yola çıkarak kişinin durumu ve sorunun kökeninin rahat bir biçimde yorumlanabileceğine ianıyorum. Ancak bu bir noktada kişinin buna dayanılıklılığına da bağlı. Her travmatik deneyim, yaşayan kişi için bir travma olmuyor. Ancak kimi insanın 'travmayı' yaşaması, bir başkasına göre çok daha kolay gerçekleşebiliyor. Dolayısıyla birlikte çalışacağım danışan, benimle konuşmaya hevesli ve mücadele edecek durumdaysa ilaca başvurmadan da rahat rahat iletişimle çözülebilir. İlaca başvurmasını önermem için ya çok dayanıksız olması, ya da fiziksel semptomların bariz bir biçimde gözüküyor olması gerekir. Bu ilaçları evet gözümüzde büyütüyoruz ama düşük dozda kullanılmasına dikkat edildikten sonra doğru kişilerde kullanıldığında faydasını görmeme ihtimali de neredeyse yok. O da bir tedavi şekli en nihayetinde, ama ilk başvurulması gereken çözüm olduğunu asla düşünmüyorum.
Bilinçaltı meselesinde de, evet enerjinin bir noktada böyle bir varlığına ben de inanıyorum ama popüler psikoloji dediğimiz muhabbetin bokunun çıkartılmasından öte olmuyor çoğu zaman böyle işler. Halihazırda bilinçli bireylerin çok da ihtiyacı yok o tarz öğretilere, bu işi ciddi manada profesyonel olarak yapan içerik üreticilerini takip etmek her zaman daha iyidir. Hatta bana sorarsan içerik üreticileri de değil de, ilgin varsa direkt fiziki kitaplar çok daha verimli olacaktır incelemek açısından.
Ayrıca son günlerde çıkan bir meslek yasasıyla psikololji mezunlarının terapi yapma hakkını yok ettiler, kolayca baypas edilebilen bu kuralı koymaları da aslında mesleğin bir noktada ne kadar ele ayağı düştüğünün herkesin farkında olduğunu gösteren bir durum. Mezun olmak için mezun olan bir yığınla beraber, psikoloji maalesef olması gereken hassasiyetin çok uzağında artık. Özellikle dikkat etmek gerekiyor, hem kendimiz hem sevdiklerimiz için.