- Katılım
- 3 Tem 2023
- Konular
- 123
- Mesajlar
- 9,353
- Beğeni sayısı
- 2,473
- PG Nakit
- 1,330
- Favori Güreşçi
- Mini Cane
- RPG Karakteri
- Ludwig Kaiser
KONUM: GONZALEZ Y GONZALEZ
Dışarıdaki neon ışıklarının vızıltısı, Las Vegas’ın bitmek bilmeyen gürültüsünün arasında tüm bu seslerden izole bir yerde açılıyor kameralarımız. Burası Gonzalez Y Gonzalez, restoran saatler öncesinde kapılarını müşterilerine kapattı. İçerideki sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmiş, ana salon karanlığa gömülmüş. Ancak mutfaktan sızan sarı, loş bir ışık ve içeriden gelen bıçak sesleri var. Arkada, eski bir radyodan boğuk ama duygu yüklü bir corrido çalıyor: “El Rey”. Jose Alfredo Jimenez’in sesi mutfağın fayanslarında yankılanıyor.
Mutfak tezgahının başında, alışık olmadığımız bir şekilde üzerinde güreş kıyafeti yerine şık bir beyaz gömleği olan ve yüzünde her zamanki o ikonik maskesiyle El Grande Americano duruyor! Kolları dirseklerine kadar kıvrılmış, adeta bir cerrah titizliğinde kişnişleri doğruyor. Ocağın üzerindeki tavada cızırdayan etlerin kokusu, dumanla karışıp odaya yayılıyor. Tezgahın diğer tarafında ise bir taburede oturan ve önündeki üç kemere dalgın dalgın bakan Dominik Mysterio var. Rayo ve Bravo Americano ise mutfak kapısının girişinde, elleri arkada, adeta birer güvenlikmişçesine tetikte bekliyorlar.
El Grande Americano, elindeki bıçağı tahtaya son kez vurduktan sonra ise derin bir nefes alıyor. Dalgın dalgın oturan Dominik Mysterio’ya omzunun üzerinden bir bakış atıyor, müzikte hafifçe alçalırken konuşmaya başlıyor.
El Grande Americano: Paradise… yani cennet. Ne kadar ironik bir isim değil mi, Dominik? Hele bir kasabaya göre. İnsanlar buraya, Nevada’nın bu çölüne geliyorlar ve harcıyorlar… Kaybettikleri ruhlarını, kazandıkları çiplerle takas edebileceklerini düşünüyorlar. Ama biz, Dominik? Biz buraya kumar oynamaya gelmedik. No jugamos juegos. Biz oyun oynamayız. (El Grande Americano elindeki bıçağın ucunu, tavada cızırdayan ete takıyor ve eti havaya kaldırıyor. Etin suları bir bir tavaya damlarken, El Grande bunu umursamayıp devam ediyor.) Bak şuna. Bu etin mükemmel olmasının sebebi ne? Doğru ısı mı? Doğru baharat mı? Doğru tava mı? Bunlarının hepsinin olması gerekiyor Dominik, ancak bir şey olmazsa… Bunların hiçbirinin önemi yok. Bu etin mükemmel olması için, ona doğru baskıyı uygulaman gerekir. Ateş ne kadar harlanırsa, lezzet o kadar derinleşir. The Rock… kendini “Final Boss” olarak gören, Hollywood setindeki tüm o yapaylığı bu sektöre yaymaya çalışan o adam… O adam, bizi ateşe attığını düşünüyor. Senin omuzlarına yüklediği bu çifte maçla beraber, seni yakacağını sanıyor…
El Grande Americano, bıçağın ucundaki eti tekrardan tavaya bırakıyor ve ardından etleri tavada takla attırıyor. Alevler bir anlığına o kadar yükseliyor ki yüzündeki maskeyi aydınlatıyor.
El Grande Americano: Ama o, bizim ateşten doğduğumuzu unutuyor. Biz Meksikalıyız. Biz bu işin içinde doğduk, biz bu iş için doğduk! Tüm hayatımız boyunca bunu yaptık. Ve sonuna kadar da devam edeceğiz, çünkü biz buyuz! Belki bundan da biraz fazlası… Her neyse, geçen olanları düşündüm. Senin o sandalyeyi Finn Balor’un sırtında parçalayışını. O an, sadece bir sandalye darbesi değildi Dominik. O an sadece metalin, kemikle buluşması değildi. O an, senin içindeki çocuğun tamamen ölmesi ve yerine bir imparatorun geçmesiydi. John Cena ringe girip seni sırtladığında bile, gözlerinde korku yoktu. Sadece nefret vardı ve nefret… bu dünyadaki en temiz yakıttır.
El Grande Americano, doğradığı kişnişleri bir kaseye alıp hazırladığı sosun içine ekliyor. Sonra yavaş adımlarla Dominik’in yanına geliyor ve elini omzuna koyuyor.
El Grande Americano: Tepede asılı duran o kemer, sadece bir unvan değil. O John Cena’nın son umudu. Ve adımını atacağı her basamak, Cena’nın o yorgun dizleri için birer işkence. The Rock, sana bir merdiven maçı vererek seni cezalandığını sanıyor. Neden? Çünkü kaçmanı engellemek istiyor, ama o aptalın anlamadığı bir şey var. Bir kaplanı köşeye sıkıştırırsan, kaplan kaçmaz. El tigre mata. Kaplan öldürür. (Ardından arkasını dönüp kapıdaki Bravo ve Rayo’ya sert bir bakış atıyor.) Ve siz… Askerlerim. Benimle beraber durduğunuz her anda, bu adamın yükünü hafifletmek için değil, o yükü taşıyan sütunlar olmak için orada olacaksınız! Hata yok, merhamet yok, şov yapmak yok!
El Grande Americano, tekrar tezgaha dönüyor ve hazırladığı yemeği 4 tabağa da eşit bir şekilde paylaştırıyor. Sesini biraz daha alçaltarak devam ediyor.
El Grande Americano: Cena… Asla pes etme. Sadece bunu diyor, ama bunun bir lanet olduğunu bilmiyor. Çünkü pes etmeyi bilmezsen, ne zaman durman gerektiğini de bilmezsin. O merdivenin tepesine çıktığında, aşağıya baktığında ne görecek sence? Hayranlarının sevgi dolu bakışları değil elbette. Seni görecek Dominik. Senin o merdiveni onun altından çekip alışını görecek ve o düşüş… O düşüş, John Cena efsanesinin yere çakılışı olacak. The Rock istediği kadar kural koysun, istediği kadar bizim karşımızda olsun. Biz, her zaman bir adım öndeyiz. Çünkü biz, satrancı tahtada değil, rakibin zihninde oynuyoruz hermano.
El Grande Americano, hazırladığı dört tabağı masaya getiriyor, dumanı tüten yemeklerin kokusu mutfağı ele geçirmiş vaziyette. Tabakların yanına getirdiği birer bardak suyun ardından Rayo ve Bravo’yu çağırıyor. Dörtlü, masadaki yerini alıyor. Kimse ilk lokmasını almak için acele etmiyor.
El Grande Americano: Bu yemek, bizim son akşam yemeğimiz değil. Bu yemek bizim ilk akşam yemeğimiz. Bu Paradise’da kopacak fırtınanın habercisi. O ringe çıktığımızda, o merdivenler kurulduğuna, her şey havada uçuştuğunda… Herkes anlayacak ki; Lucha Libre bir sirk gösterisi değil. Lucha Libre bir yaşam biçimi, bir savaş sanatı. Bu sanatın en büyük ustası, şu an bu masada oturuyor. Bu gece yiyelim, içelim. Çünkü daha sonra John Cena’nın kariyerini, Finn Balor’un onurunu ve The Rock’ın otoritesini o merdivenlerin basamaklarına gömeceğiz. Tarihin kitapları, Dominik Mysterio’nun nasıl hayatta kaldığını değil, nasıl hükmettiğini yazacak. (Tabağının yanındaki su bardağını alıp, havaya kaldırıyor) Por la familia. Por el oro. Por la Victoria.
Ekibin kalanı da onun bardağına eşlik ediyor ve tüm bardaklar ortada buluşuyor. Radyodaki şarkı El Rey’in nakaratına bir kez daha giriyor:
♫ No tengo trono ni reina Ni nadie que me comprenda Pero sigo siendo el rey ♫
♫ Tahtım ya da kraliçem yok Ne de beni anlayan kimse Ama ben hala kralım ♫
El Grande Americano: Afiyet olsun, Patrón.
Dışarıdaki neon ışıklarının vızıltısı, Las Vegas’ın bitmek bilmeyen gürültüsünün arasında tüm bu seslerden izole bir yerde açılıyor kameralarımız. Burası Gonzalez Y Gonzalez, restoran saatler öncesinde kapılarını müşterilerine kapattı. İçerideki sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmiş, ana salon karanlığa gömülmüş. Ancak mutfaktan sızan sarı, loş bir ışık ve içeriden gelen bıçak sesleri var. Arkada, eski bir radyodan boğuk ama duygu yüklü bir corrido çalıyor: “El Rey”. Jose Alfredo Jimenez’in sesi mutfağın fayanslarında yankılanıyor.
Mutfak tezgahının başında, alışık olmadığımız bir şekilde üzerinde güreş kıyafeti yerine şık bir beyaz gömleği olan ve yüzünde her zamanki o ikonik maskesiyle El Grande Americano duruyor! Kolları dirseklerine kadar kıvrılmış, adeta bir cerrah titizliğinde kişnişleri doğruyor. Ocağın üzerindeki tavada cızırdayan etlerin kokusu, dumanla karışıp odaya yayılıyor. Tezgahın diğer tarafında ise bir taburede oturan ve önündeki üç kemere dalgın dalgın bakan Dominik Mysterio var. Rayo ve Bravo Americano ise mutfak kapısının girişinde, elleri arkada, adeta birer güvenlikmişçesine tetikte bekliyorlar.
El Grande Americano, elindeki bıçağı tahtaya son kez vurduktan sonra ise derin bir nefes alıyor. Dalgın dalgın oturan Dominik Mysterio’ya omzunun üzerinden bir bakış atıyor, müzikte hafifçe alçalırken konuşmaya başlıyor.
El Grande Americano: Paradise… yani cennet. Ne kadar ironik bir isim değil mi, Dominik? Hele bir kasabaya göre. İnsanlar buraya, Nevada’nın bu çölüne geliyorlar ve harcıyorlar… Kaybettikleri ruhlarını, kazandıkları çiplerle takas edebileceklerini düşünüyorlar. Ama biz, Dominik? Biz buraya kumar oynamaya gelmedik. No jugamos juegos. Biz oyun oynamayız. (El Grande Americano elindeki bıçağın ucunu, tavada cızırdayan ete takıyor ve eti havaya kaldırıyor. Etin suları bir bir tavaya damlarken, El Grande bunu umursamayıp devam ediyor.) Bak şuna. Bu etin mükemmel olmasının sebebi ne? Doğru ısı mı? Doğru baharat mı? Doğru tava mı? Bunlarının hepsinin olması gerekiyor Dominik, ancak bir şey olmazsa… Bunların hiçbirinin önemi yok. Bu etin mükemmel olması için, ona doğru baskıyı uygulaman gerekir. Ateş ne kadar harlanırsa, lezzet o kadar derinleşir. The Rock… kendini “Final Boss” olarak gören, Hollywood setindeki tüm o yapaylığı bu sektöre yaymaya çalışan o adam… O adam, bizi ateşe attığını düşünüyor. Senin omuzlarına yüklediği bu çifte maçla beraber, seni yakacağını sanıyor…
El Grande Americano, bıçağın ucundaki eti tekrardan tavaya bırakıyor ve ardından etleri tavada takla attırıyor. Alevler bir anlığına o kadar yükseliyor ki yüzündeki maskeyi aydınlatıyor.
El Grande Americano: Ama o, bizim ateşten doğduğumuzu unutuyor. Biz Meksikalıyız. Biz bu işin içinde doğduk, biz bu iş için doğduk! Tüm hayatımız boyunca bunu yaptık. Ve sonuna kadar da devam edeceğiz, çünkü biz buyuz! Belki bundan da biraz fazlası… Her neyse, geçen olanları düşündüm. Senin o sandalyeyi Finn Balor’un sırtında parçalayışını. O an, sadece bir sandalye darbesi değildi Dominik. O an sadece metalin, kemikle buluşması değildi. O an, senin içindeki çocuğun tamamen ölmesi ve yerine bir imparatorun geçmesiydi. John Cena ringe girip seni sırtladığında bile, gözlerinde korku yoktu. Sadece nefret vardı ve nefret… bu dünyadaki en temiz yakıttır.
El Grande Americano, doğradığı kişnişleri bir kaseye alıp hazırladığı sosun içine ekliyor. Sonra yavaş adımlarla Dominik’in yanına geliyor ve elini omzuna koyuyor.
El Grande Americano: Tepede asılı duran o kemer, sadece bir unvan değil. O John Cena’nın son umudu. Ve adımını atacağı her basamak, Cena’nın o yorgun dizleri için birer işkence. The Rock, sana bir merdiven maçı vererek seni cezalandığını sanıyor. Neden? Çünkü kaçmanı engellemek istiyor, ama o aptalın anlamadığı bir şey var. Bir kaplanı köşeye sıkıştırırsan, kaplan kaçmaz. El tigre mata. Kaplan öldürür. (Ardından arkasını dönüp kapıdaki Bravo ve Rayo’ya sert bir bakış atıyor.) Ve siz… Askerlerim. Benimle beraber durduğunuz her anda, bu adamın yükünü hafifletmek için değil, o yükü taşıyan sütunlar olmak için orada olacaksınız! Hata yok, merhamet yok, şov yapmak yok!
El Grande Americano, tekrar tezgaha dönüyor ve hazırladığı yemeği 4 tabağa da eşit bir şekilde paylaştırıyor. Sesini biraz daha alçaltarak devam ediyor.
El Grande Americano: Cena… Asla pes etme. Sadece bunu diyor, ama bunun bir lanet olduğunu bilmiyor. Çünkü pes etmeyi bilmezsen, ne zaman durman gerektiğini de bilmezsin. O merdivenin tepesine çıktığında, aşağıya baktığında ne görecek sence? Hayranlarının sevgi dolu bakışları değil elbette. Seni görecek Dominik. Senin o merdiveni onun altından çekip alışını görecek ve o düşüş… O düşüş, John Cena efsanesinin yere çakılışı olacak. The Rock istediği kadar kural koysun, istediği kadar bizim karşımızda olsun. Biz, her zaman bir adım öndeyiz. Çünkü biz, satrancı tahtada değil, rakibin zihninde oynuyoruz hermano.
El Grande Americano, hazırladığı dört tabağı masaya getiriyor, dumanı tüten yemeklerin kokusu mutfağı ele geçirmiş vaziyette. Tabakların yanına getirdiği birer bardak suyun ardından Rayo ve Bravo’yu çağırıyor. Dörtlü, masadaki yerini alıyor. Kimse ilk lokmasını almak için acele etmiyor.
El Grande Americano: Bu yemek, bizim son akşam yemeğimiz değil. Bu yemek bizim ilk akşam yemeğimiz. Bu Paradise’da kopacak fırtınanın habercisi. O ringe çıktığımızda, o merdivenler kurulduğuna, her şey havada uçuştuğunda… Herkes anlayacak ki; Lucha Libre bir sirk gösterisi değil. Lucha Libre bir yaşam biçimi, bir savaş sanatı. Bu sanatın en büyük ustası, şu an bu masada oturuyor. Bu gece yiyelim, içelim. Çünkü daha sonra John Cena’nın kariyerini, Finn Balor’un onurunu ve The Rock’ın otoritesini o merdivenlerin basamaklarına gömeceğiz. Tarihin kitapları, Dominik Mysterio’nun nasıl hayatta kaldığını değil, nasıl hükmettiğini yazacak. (Tabağının yanındaki su bardağını alıp, havaya kaldırıyor) Por la familia. Por el oro. Por la Victoria.
Ekibin kalanı da onun bardağına eşlik ediyor ve tüm bardaklar ortada buluşuyor. Radyodaki şarkı El Rey’in nakaratına bir kez daha giriyor:
♫ No tengo trono ni reina Ni nadie que me comprenda Pero sigo siendo el rey ♫
♫ Tahtım ya da kraliçem yok Ne de beni anlayan kimse Ama ben hala kralım ♫
El Grande Americano: Afiyet olsun, Patrón.
- Oynadığınız Karakterin Adı
- El Grande Americano

