PAYBACK #78
04 Ağustos Pazartesi, 22:00 - C
Wolstein Centre
Cleveland, Ohio
PYROLAR PATLIYOR VE PAYBACK #78 BAŞLIYOR!
World Heavyweight Champion Jack Perry girişte görünüyor. Belinde iki kemeriyle birlikte ringe doğru ilerliyor. Ringe girmeden önce görevliden bir mikrofon alıyor ve sonrasında ringe giriyor. Ardından konuşmaya başlıyor.
Jack Perry: Cumartesi günü ne gece atlattık ama? Yaşlı ve engelli bir eski şampiyon ile engelli arkadaşını mutlu etmeye çalışan bir Samoalı bozuntusu biraz buruk tat bıraktı ama şampiyon yoluna devam ediyor. Bu şampiyonlukla yeniden çıktığım bu uzun yolda aşılmış bir küçük engel daha. Ayrıca değinmem gereken başka bir konu daha var.
Perry es veriyor.
Perry es veriyor.
Jack Perry: Dom Dom. Evet yine götümü kurtardın. Teşekkürler. Şimdi buraya gel ve adam akıllı sarılalım. Sarılalım ve bu yola adam akıllı baş koyalım.
Jack Perry kollarını iki yana açıyor ve beklemeye başlıyor.
FE!N arena boyunca yankılanıyor ve Jey Uso ile birlikte yanında Val Venis de var. İkili birlikte ringe doğru ilerliyorlar ve sonrasında Perry'nin karşısına dikiliyorlar. Jey Uso mikrofon alıyor ve konuşmaya başlıyor.
Jey Uso: Sarılma işi ertelendi Jack. Çünkü karşına şampiyonluk için çıkmayı hak eden birisini getirdim. The Big Valbowski önceki Cumartesi sadece şanssızdı ve sonrasında ona iki kişi saldırdınız. Bu adam yeniden senin karşına çıkacak.
Jack Perry: Şimdi de menajer mi oldun Jey? Her rengi boyandın da bir fıstığın yeşili mi kaldı? Eğer birisi bu şampiyonluk için karşıma çıkacak kadar taşaklıysa gelsin ve kendisi konuşsun. Eğer sen bu kadar taşaklıysan kendi adına konuş. Dölü tükenmiş bunak adına değil.
Sami Zayn'in müziği arena boyunca yankılanmaya başlıyor. Zayn oldukça sakin bir şekilde ringe giriyor ve elindeki mikrofonla konuşmaya başlıyor.
Jack Perry kollarını iki yana açıyor ve beklemeye başlıyor.
FE!N arena boyunca yankılanıyor ve Jey Uso ile birlikte yanında Val Venis de var. İkili birlikte ringe doğru ilerliyorlar ve sonrasında Perry'nin karşısına dikiliyorlar. Jey Uso mikrofon alıyor ve konuşmaya başlıyor.
Jey Uso: Sarılma işi ertelendi Jack. Çünkü karşına şampiyonluk için çıkmayı hak eden birisini getirdim. The Big Valbowski önceki Cumartesi sadece şanssızdı ve sonrasında ona iki kişi saldırdınız. Bu adam yeniden senin karşına çıkacak.
Jack Perry: Şimdi de menajer mi oldun Jey? Her rengi boyandın da bir fıstığın yeşili mi kaldı? Eğer birisi bu şampiyonluk için karşıma çıkacak kadar taşaklıysa gelsin ve kendisi konuşsun. Eğer sen bu kadar taşaklıysan kendi adına konuş. Dölü tükenmiş bunak adına değil.
Sami Zayn'in müziği arena boyunca yankılanmaya başlıyor. Zayn oldukça sakin bir şekilde ringe giriyor ve elindeki mikrofonla konuşmaya başlıyor.
Sami Zayn: İşte batan geminin malları sistemin size zorla sokuşturdukları... Jey seni severim ama bu durum gerçeği değiştirmiyor. Sen de bu sistemin bir ürünüsün. Hele yanındaki bunak herif bu sistemin en rezil ürünlerinden bir tanesi. Dölsüz bir seks makinesi. Eski seks makinesi. Bu sistem sahteliklerle dolu. Bu sistem insanlara doğru olmanın iyi olduğunu gösteriyor ama tam tersini yapanı ödüllendiriyor. Bu sisteme karşı çıkıyorum. Spot ışıklarını talep ediyorum. Şampiyonluk maçını eski seks makinesi değil ben hak ediyorum. Hak ettiğim spot ışıklarını istiyorum.
Swerve Strickland girişte görünüyor ringe doğru ilerlerken bir yandan da konuşuyor.
Swerve Strickland girişte görünüyor ringe doğru ilerlerken bir yandan da konuşuyor.
Swerve Strickland: Hakkın olmadığı için yer alamadığın bir şovda maçını hakkıyla kazanmak üzere olan adama saldırıp onun spotunu çalmak... senin yaptığın şey bundan ibaret. İnsanlar seni umursamadı çünkü sende spot ışığının talep ettiği materyaller yok. Şampiyonluk maçına çıkmak senin hakkın değil. Bir şampiyonun sahip olabileceği her şeye sahip olan benim hakkım. Swerve şampiyon olmayı hepinizden çok hak ediyor. Evin sahibi şampiyonluğu istiyor.
Swerve ringe girdiği esnada John Cena'nın müziği arena boyunca yankılanıyor ve John Cena ringe doğru koşarak giriyor. Sonrasında hareket temposunu düşürüyor ve görevliden bir mikrofon devralıp o da dahil oluyor konuşmaya.
Swerve ringe girdiği esnada John Cena'nın müziği arena boyunca yankılanıyor ve John Cena ringe doğru koşarak giriyor. Sonrasında hareket temposunu düşürüyor ve görevliden bir mikrofon devralıp o da dahil oluyor konuşmaya.
John Cena: Swerve. Senin söylediklerin Simeone'nin "Allegri taktiklerini" fazla defansif bulmasıyla eşdeğer. Eğer şampiyonluk maçını hak ediyorsan önce rakiplerine saygı duymalı ve onları temiz yenmelisin. Bu ikisi de senin sahip olamadığın şeyler. Hepiniz şampiyonluğun hakkınız olduğunu iddia ediyorsunuz fakat güreşte işler sözden çok eylem ile yürür ve ben bunu 25 yıldır böyle yapıyorum. Şampiyonluk için hak iddia etme seansındaysak ben de sıraya giriyorum. Bunu hak edeceğimi biliyorum. Bu yolda karşıma çıkmak isteyen varsa GELSİN! Ve ALSIN!
Bu esnada Perry ringin dışına çıkıyor ve tekrardan konuşmaya başlıyor.
Bu esnada Perry ringin dışına çıkıyor ve tekrardan konuşmaya başlıyor.
Jack Perry: Ne uzattınız amına koyayım. Çok fazla oldunuz. Ama yine de bir şampiyon adil olmalı. Haftaya bir Fatal-5-Way maçına çıkın ve kazanan SummerSlam'de karşıma çıksın.
Jack Perry arka alanın yolunu tutarken ringteki güreşçiler arkasından ona bakmakla yetiniyor.
Jack Perry arka alanın yolunu tutarken ringteki güreşçiler arkasından ona bakmakla yetiniyor.
Ring içerisinde yaşananların sonrasında kapanan kameralar, direkt olarak arka alana çevriliyor. Karşımızda an itibarıyla yer alan isim, "Broken" Matt Hardy'den başkası değil! Matt'in arka alanda ilerlediğini görüyoruz, şovun gerçekleştirildiği alana yeni geldiği net bir şekilde anlaşılıyor. Kendisini incelediğimizde, Saturday Night's Main Event 2025 şovunda kardeşinin aldığı— Hayır, aldıkları. O kendisini de bu maçın mağlubu olarak görüyor. Kardeşiyle aldıkları mağlubiyetin etkileri onda da görülüyor. Matt'in saçları dağınık, gözleri ise kıpkırmızı; uyuyamamış. Üzerinde lime lime olmuş, zamanın ve aklın yıprattığı bir ceket. Dudaklarında bir gülümseme var ama bu, huzurun değil, aklını kaybetmiş bir adamın gülümsemesi… İlerliyor, bu sırada da kendi kendine konuşuyor, yüksek sesle.
"Broken" Matt Hardy: HahahahAHAHAHAHAH! Bu koridorlar... Bu unutulmuş, sefil, boş koridorlar... Ben bunları daha önceden YÜRÜDÜM! Yalnızlığın aracı olarak değil, hayır hayır hayır... Ama ilahi düetin yarısı olarak! A celestial ballet! A twin-souled odyssey of madness and marvel! (Bir süre boyunca sessizce ilerliyor) O, kanatları gibi sallanan kollarıyla, düşmüş bir krallığın yırtık bayrakları gibi arkasında sürüklenen cüppesiyle, sendeleyerek ilerliyor. Yerinde dönerek, duvara bir hayalet gibi gölgesini düşürüyor. Aaaaağhhhhh! Hatırladım! Hatırlıyorum! Birlikte ÇIĞLIK attığımızda duvarlardaki titreşimleri hatırlıyorum! The sacred dance of chaos and poetry! Bu koridordaki her tuğla, her çivi, her nabız bir zamanlar kardeşliğimizle ATIYORDU! With HIM! (Bir anda boşluğa dönüyor ve bağırıyor) With my essence, my BLOOD, MY BROOOOTTHHEEERRR NEROOOOOOOOOO!
Şimdi, şimdi onun gelmek istediği yere geldiğini görüyoruz. Odalarının önünde, "Broken" Hardys'e ayrılmış odanın kapısının önünde bulunuyor. Kapı kapalı, Matt; kapıyı okşuyor. Anılarını hissediyor gibi, gözleri buğulanıyor. Bunu bir süre tamamladıktan sonra kendisinin bu tuhaf hareketlerini, garipser ifadelerle izleyen kişilerle ilgilenmeden kapıyı açıyor ve kardeşi Jeff Hardy'nin, Brother Nero'sunun yanına geçiyor. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatıyor ve akabinde odayı karşısına alıyor.
"Broken" Matt Hardy: HahahahAHAHAHAHAH! Bu koridorlar... Bu unutulmuş, sefil, boş koridorlar... Ben bunları daha önceden YÜRÜDÜM! Yalnızlığın aracı olarak değil, hayır hayır hayır... Ama ilahi düetin yarısı olarak! A celestial ballet! A twin-souled odyssey of madness and marvel! (Bir süre boyunca sessizce ilerliyor) O, kanatları gibi sallanan kollarıyla, düşmüş bir krallığın yırtık bayrakları gibi arkasında sürüklenen cüppesiyle, sendeleyerek ilerliyor. Yerinde dönerek, duvara bir hayalet gibi gölgesini düşürüyor. Aaaaağhhhhh! Hatırladım! Hatırlıyorum! Birlikte ÇIĞLIK attığımızda duvarlardaki titreşimleri hatırlıyorum! The sacred dance of chaos and poetry! Bu koridordaki her tuğla, her çivi, her nabız bir zamanlar kardeşliğimizle ATIYORDU! With HIM! (Bir anda boşluğa dönüyor ve bağırıyor) With my essence, my BLOOD, MY BROOOOTTHHEEERRR NEROOOOOOOOOO!
Şimdi, şimdi onun gelmek istediği yere geldiğini görüyoruz. Odalarının önünde, "Broken" Hardys'e ayrılmış odanın kapısının önünde bulunuyor. Kapı kapalı, Matt; kapıyı okşuyor. Anılarını hissediyor gibi, gözleri buğulanıyor. Bunu bir süre tamamladıktan sonra kendisinin bu tuhaf hareketlerini, garipser ifadelerle izleyen kişilerle ilgilenmeden kapıyı açıyor ve kardeşi Jeff Hardy'nin, Brother Nero'sunun yanına geçiyor. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatıyor ve akabinde odayı karşısına alıyor.
Renk yok, ses yok, zaman çekilip alınmış gibi. Matt odada kardeşini, Jeff'i, bulamamanın hayal kırıklığı ile bir adım ileri atıyor. Gözleriyle odayı tarıyor, bir değişiklik seziyor. Oda temizlenmiş, her şey alınmış! Ne dağınıklık, ne yarım kalmış eşyalar... Tam aksine, burası Jeff’in ayrılmak için hazırlandığı ve bunu tam anlamıyla yaptığı bir yer! Giysileri yok, kişisel hiçbir şey yok. Masanın üzeri boş. Raflar silinmiş gibi duruyor. Duvarlarda sadece birkaç boş çivi kalmış ama her bir çivi, bir hatıranın sessiz mezar taşı gibi… Matt biraz daha ilerliyor. Ayağını attığı her karış, onu daha da çökertiyor. Gözleri hızla her köşeyi tarıyor, bir iz arıyor. Bir ipucu. Bir işaret. Bir "Neden". Gardrobun kapağını açıyor, bomboş. Askılıkta hiçbir şey asılı değil. Raflarda tek bir tiftik bile kalmamış. Jeff, buradan kaçmamış; planlı bir şekilde, her şeyi tek tek, dikkatlice toplamış. Matt’in bakışları yavaşça tavana kalkıyor. Derin bir nefes alıyor. Dudaklarını ısırıyor. Bir şeylerin koptuğunu hissediyor. Konuşuyor.
"Broken" Matt Hardy: Bro— Nero... Buraya sadece yürüyerek gelmedik. No, no, no, no... Bu koridorlarda DANS ETTİK! Onların üzerinde UÇTUK! Duvarları tutku, acı ve şiirin renkleriyle boyadık! (Bir duvarın üzerine yüzünü yaslıyor, derin bir nefes alıyor, sonra bir anda yüzünü geri çekip öfkeyle bağırıyor) Ama şimdi? Şimdi? Bu kutsal duvarlar RENKLERİNDEN arındırıldı! Their soul… EXORCISED! (Koku çekiyor, gözlerini kapatarak, bunun sonrasında mırıldanarak konuşuyor) O buradaydı, bir zamanlar... Evet, evet... HİSSETTİM. Onun AURASINI hissettim. Hava hala onun melodisini söylüyor. Sıcaklık... Nabız... Hayalet ateşi gibi betona yapışmıştı. Onun aurası hissettim: Vahşi, kaotik, ilahi! (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Kahkahasının yankıları hala döşeme tahtalarının altında titriyor. Ama şimdi...
"Broken" Matt Hardy: Bro— Nero... Buraya sadece yürüyerek gelmedik. No, no, no, no... Bu koridorlarda DANS ETTİK! Onların üzerinde UÇTUK! Duvarları tutku, acı ve şiirin renkleriyle boyadık! (Bir duvarın üzerine yüzünü yaslıyor, derin bir nefes alıyor, sonra bir anda yüzünü geri çekip öfkeyle bağırıyor) Ama şimdi? Şimdi? Bu kutsal duvarlar RENKLERİNDEN arındırıldı! Their soul… EXORCISED! (Koku çekiyor, gözlerini kapatarak, bunun sonrasında mırıldanarak konuşuyor) O buradaydı, bir zamanlar... Evet, evet... HİSSETTİM. Onun AURASINI hissettim. Hava hala onun melodisini söylüyor. Sıcaklık... Nabız... Hayalet ateşi gibi betona yapışmıştı. Onun aurası hissettim: Vahşi, kaotik, ilahi! (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Kahkahasının yankıları hala döşeme tahtalarının altında titriyor. Ama şimdi...
Matt odanın ortasında çöküyor, ellerini dizlerine bastırıyor. Başını öne eğiyor, nefesleri ise oldukça hızlanmış vaziyette. Nefesleri hızlanır. Yavaş yavaş ağlamaya başlıyor ama gözyaşları sinirle karışıyor. Gözyaşları süzülürken, titremeli sesi ile son sözlerini söylüyor Matt.
"Broken" Matt Hardy: Gerçekten gittin... Değil mi? (Burnunu çekiyor) Sen benim dengemdin. Sen benim çılgınlık içindeki aynamdın ve şimdi... Şimdi tek gördüğüm... Is the reflection of emptiness! Hatırlıyor musun, kahkahaları, ışığı? Ben hatırlıyorum. Hepsini hatırlıyorum. (Yutkunuyor) Veda edemedim. Düzgün bir şekilde. Kelimelerle değil. Kelimeler neyi kapsar ki, eğer seni ifade edemezse? Çünkü dil yetim kalır, eğer Brother Nero'yu bir daha çağırmayacaksa... O yüzden şimdi söyleyeyim... Benden geriye kalanlarla. Bir enkazdan yükselen son yankıyla. Hoşcakal Brother Nero. Öfkeyle değil, kızgınlıkla hiç değil. (Ağlaması iyice şiddetleniyor) Sadece... Gözyaşlarıyla. Eğer seni bir daha hiç görmezsem... Şunu bil ki... Kalbim sonsuza kadar... Senin adını yankılayacak... Benim kalbim artık bir enstrüman değil… Ama çalabildiği tek melodi… SENİN ADIN.
Matt hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken, kameramızın odanın dışarısına çıktığını ve kapının üzerinde yazan "Broken" Hardys'e odaklandığını görüyoruz. Bu yaşananların sonrasında kameralar kapanıyor ve şov kaldığı yerden devam ediyor.
"Broken" Matt Hardy: Gerçekten gittin... Değil mi? (Burnunu çekiyor) Sen benim dengemdin. Sen benim çılgınlık içindeki aynamdın ve şimdi... Şimdi tek gördüğüm... Is the reflection of emptiness! Hatırlıyor musun, kahkahaları, ışığı? Ben hatırlıyorum. Hepsini hatırlıyorum. (Yutkunuyor) Veda edemedim. Düzgün bir şekilde. Kelimelerle değil. Kelimeler neyi kapsar ki, eğer seni ifade edemezse? Çünkü dil yetim kalır, eğer Brother Nero'yu bir daha çağırmayacaksa... O yüzden şimdi söyleyeyim... Benden geriye kalanlarla. Bir enkazdan yükselen son yankıyla. Hoşcakal Brother Nero. Öfkeyle değil, kızgınlıkla hiç değil. (Ağlaması iyice şiddetleniyor) Sadece... Gözyaşlarıyla. Eğer seni bir daha hiç görmezsem... Şunu bil ki... Kalbim sonsuza kadar... Senin adını yankılayacak... Benim kalbim artık bir enstrüman değil… Ama çalabildiği tek melodi… SENİN ADIN.
Matt hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken, kameramızın odanın dışarısına çıktığını ve kapının üzerinde yazan "Broken" Hardys'e odaklandığını görüyoruz. Bu yaşananların sonrasında kameralar kapanıyor ve şov kaldığı yerden devam ediyor.
Will Ospreay! Bu PGW World Television şampiyonu Will Ospreay! Stage'de beliriyor, kapüşonunu açıyor ve kollarını iki yana açıp gazlı bir şekilde ringe doğru yürüyor! Bir süre sonra koşarak çelik merdivene sıçrıyor ve oradan da Top Rope'a çıkıyor. Kemerini coşkulu bir şekilde havaya kaldırıyor, seyircilere sergiliyor. Ardından köşeden iniyor, ringe geçiş gerçekleştiriyor. Bunun sonrasında hızla görevlilerden mikrofon istiyor. Mikrofonu ağzına doğrultup konuşmaya başlıyor.
Will Ospreay: O gece— o kutsal gece, ben sadece bir maçı kazanmadım. Ben, o gece kendimi zincirlerinden kurtardım. Sadece bir rakibi alt etmedim; geçmişin gölgelerini, her yankıda bana ismini hatırlatan anıları da ezip geçtim. Bir Cumartesi gecesi ne kadar değerlendirilebilirse, değerlendirdim, o gecenin her saniyesine, her nefesine bir anlam yükledim, bir adamın içerisindeki umut nasıl sökülüp atılabilirse, söküp attım! O, her zaman yağmurdan sonra ortaya çıkan bir yanılsamaydı ve ben bu yanılsamayı, Saturday Night's Main Event etkinliğinde sonlandırdım! Yo, Cleveland, görüyorsunuz, Jeff artık yalnızca bir sessizlik kadar var! Hatta daha da azı... Belki sadece yankılanan bir hayal kırıklığı. Belki yalnızca, duvarlarda asılı kalmış bir poster, sesi duyulmayan bir kaset. Orada olanları sadece bir maç olarak değerlendirmek, yapılabilecek en büyük hata olur; nitekim maçı kazanma pahasına neler yaptığımı gördünüz. O bir arınmaydı ya da bir arife. Bir uyanıştı. Sırtıma yüklenen zincirleri— geçmişin, hayal kırıklıklarının ve inkarların zincirlerini kırdığım bir geceydi. Beni yere çeken her yük, o gece kül oldu. Sen... Sen bir zamanlar idol olan bir adamın enkazısın. Eski dünyanın kırık bir aynasıydın Jeff. Ama ben... Ben o aynayı yalnızca kırmadım. Onu un ufak ettim ve şimdi her bir cam parçasında kendi yansımamı görüyorum! Her bir parçadan gözlerim bana bakıyor. Bir tanesi korkusuz, bir tanesi kana susamış, bir tanesi ise sadece özgür. (Gözleri ışıldıyor, sesi de biraz yükseliyor) PURE. UNFORGIVING. REAL. THAT'S WHO I AM!
Seyirciler son güçleriyle cheer'lıyorlar. Ayağa kalkan herkes, Will'i desteklerken, Will'in belinde duran kemeri çözdüğünü ve onu havaya kaldırdığını görüyoruz. Bu durum bir süre sürüyor ve bunun sonrasında, Will'in kemerini omzuna attığını ve biraz önce yarıda bıraktığı konuşmasını kaldığı yerden devam ettirdiğini görüyoruz.
Will Ospreay: Kendimi kafesin dışarısına attığımda, onu yalnızca bir mağlubiyetle baş başa bırakmadım. Ben o gece, bir efsanenin ardında bıraktığı küllerin üzerinden geçtim. Matt'i yalnızca şoke mi ettim? Hayır. Onlara bir son yaşattım, sonu yaşattım. Bu maçta beni yendiğine bütün varlığıyla inanan ve bu maçımızın son maçımız olduğuna inanmayan o veteran, kendisini öyle bir durumun içerisinde buldu ki; ortadan kayboldu. Bir zamanlar milyonların ilham kaynağı olan adam, kendi gölgesine bile selam veremeden kaçtı. Bu yediği tokat, onun kimliğini unutturdu kendisine. O tokat, yalnızca tenine değil; geçmişine, mirasına, gururuna indi. Anlatsana bruv, efsane olarak girdiğin bir maçtan silüet olarak ayrılmayı nasıl başardın, huh? (Seyirciler gülüyorlar) Öyle bir kırılma yaşadı ki... Ringin, kafesin etrafını çevirmiş olan binlerin sesini değil; kendi içerisinde çınlayan, onun içini kemiren iç çığlığını duydu yalnızca! Bedenini çeken değil, ruhunu ezen bir sessizlik çöktü üstüne. Ne vedalaştı, ne arkasına baktı! Sessizlik mezarlığında bol şanslar Jeff (Sırıtıyor)! (İşaret parmağıyla seyircileri gösteriyor) Emin ol, buralarda bir Jeff vardı dedirteceksin her zaman. Silikliklerle, pişmanlıklarla dolu bir söz ettirme bu. Bu rüya sona erdi, iyisiyle, kötüsüyle. Ve artık bu ringde sadece biri kalıyor: Gerçek kalan, gerçek olan.
Will Ospreay: Kendimi kafesin dışarısına attığımda, onu yalnızca bir mağlubiyetle baş başa bırakmadım. Ben o gece, bir efsanenin ardında bıraktığı küllerin üzerinden geçtim. Matt'i yalnızca şoke mi ettim? Hayır. Onlara bir son yaşattım, sonu yaşattım. Bu maçta beni yendiğine bütün varlığıyla inanan ve bu maçımızın son maçımız olduğuna inanmayan o veteran, kendisini öyle bir durumun içerisinde buldu ki; ortadan kayboldu. Bir zamanlar milyonların ilham kaynağı olan adam, kendi gölgesine bile selam veremeden kaçtı. Bu yediği tokat, onun kimliğini unutturdu kendisine. O tokat, yalnızca tenine değil; geçmişine, mirasına, gururuna indi. Anlatsana bruv, efsane olarak girdiğin bir maçtan silüet olarak ayrılmayı nasıl başardın, huh? (Seyirciler gülüyorlar) Öyle bir kırılma yaşadı ki... Ringin, kafesin etrafını çevirmiş olan binlerin sesini değil; kendi içerisinde çınlayan, onun içini kemiren iç çığlığını duydu yalnızca! Bedenini çeken değil, ruhunu ezen bir sessizlik çöktü üstüne. Ne vedalaştı, ne arkasına baktı! Sessizlik mezarlığında bol şanslar Jeff (Sırıtıyor)! (İşaret parmağıyla seyircileri gösteriyor) Emin ol, buralarda bir Jeff vardı dedirteceksin her zaman. Silikliklerle, pişmanlıklarla dolu bir söz ettirme bu. Bu rüya sona erdi, iyisiyle, kötüsüyle. Ve artık bu ringde sadece biri kalıyor: Gerçek kalan, gerçek olan.
Seyirciler bu sözleri de destekliyorlar fakat öncekine kıyasla daha kısa sürüyor. Will son sözlerini söylüyor, toparlıyor.
Will Ospreay: Zafer arayışınız, hayal kırıklığınız, inancınız, öfkeniz… Hepsi ben oldum, her biri içimde yankılandı. Hepsinin beden bulmuş hâliyim. Çünkü bu ring, sadece çelikten yapılmadı; bu ring, düşlerin kırık parçalarıyla örüldü. Umutla, korkuyla ve inatla inşa edildi. Ve o inat... Bugün beni burada tuttu! Yalnızca rakiplerimi değil, kendi içimdeki şüpheyi de yendim. O yüzden SummerSlam’de ne olursa olsun... Bu hikaye benimle bitmeyecek çünkü ben yalnızca geleceği temsil etmiyorum… Geleceğin ta kendisiyim!
Will Ospreay: Zafer arayışınız, hayal kırıklığınız, inancınız, öfkeniz… Hepsi ben oldum, her biri içimde yankılandı. Hepsinin beden bulmuş hâliyim. Çünkü bu ring, sadece çelikten yapılmadı; bu ring, düşlerin kırık parçalarıyla örüldü. Umutla, korkuyla ve inatla inşa edildi. Ve o inat... Bugün beni burada tuttu! Yalnızca rakiplerimi değil, kendi içimdeki şüpheyi de yendim. O yüzden SummerSlam’de ne olursa olsun... Bu hikaye benimle bitmeyecek çünkü ben yalnızca geleceği temsil etmiyorum… Geleceğin ta kendisiyim!
Sözlerini tamamlayan Will'in elindeki mikrofonu yere bıraktıktan sonra göğsünün üzerinde yer alan kemerini eline aldığını, PGW World Television Championship'ini havalandırdığını görüyoruz! Bütün seyirciler pozitif reaksiyonlara boğuyorlar onu. Bu durum bir süre daha sürüyor, son olarak Will'in kemerini beline taktığını ve iplerin arasından geçerek ringi terk ettiğini ve arka alana gittiğini görüyoruz—
Arka alandan birisinin geldiğini görüyoruz, bu M-J-F! MJF'in şarkısının çalmaya başlaması, Will'in iplerin arasından geçmesini durduruyor. Tekrardan ringin ortasına yerleşen Will, MJF'in arka alandan gelişini izliyor. Elinde halihazırda mikrofon bulunmakta olan Mexico City Cup galibi MJF, beline takılı olan PGW Pure Championship'iyle birlikte arka alandan geldi. Elindeki mikrofonu ağzına doğru tutarak, şarkının kesilmesine yol açıyor. Hem konuşuyor, hem de ringe ilerliyor MJF.
MJF: Hey, hey, heey! Kesin sesinizi! Sen de sesini kes Will! Bu mu yani? Prestige Grand Wrestling'in doruğu bu mudur? Ringin ortasında konumlanmış olan bir İngiliz, kelimeleri kılıç gibi, sağa sola savurmuş, her cümlesiyle geçmişi dilim dilim kesmiş... Şiir gibi konuşmuş ama o şiirin içerisindeki baltalar gizlenmiş. Ve şimdi? Kendisini Shakespeare'in tanrısı zannediyor! Ama unutuyorsun Will, bir şiirin etkisi onun melodisinde değil, o şiirin yazarı kimse onun karanlığındadır. Sanki her darbesiyle bir sonnet yazmış, her rakibiyle, özellikle Jeff'le, bir trajedi sahnelemiş gibi. Ama gerçek trajedi, senin hikâyeni yazmaya çalışman Will. Çünkü kalemin yok, sadece yankılanan boş bir gururun var. Sanki bu ring, onun edebi sahnesiymiş de biz geri kalanlar sadece figüranmışız gibi. Ama Will… Bu hikayenin yazarı sen değilsin. Benim. Ben o kalemi kanla ıslattım, o sayfaları terle çevirdim. Her satırda bir rakip yendim, her hecede bir hayal gömdüm. Sen sadece bir pasajsın. Ana karakter henüz konuşmadı. (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Sen sadece konuşuyorsun man. Dinle.
Arka alandan birisinin geldiğini görüyoruz, bu M-J-F! MJF'in şarkısının çalmaya başlaması, Will'in iplerin arasından geçmesini durduruyor. Tekrardan ringin ortasına yerleşen Will, MJF'in arka alandan gelişini izliyor. Elinde halihazırda mikrofon bulunmakta olan Mexico City Cup galibi MJF, beline takılı olan PGW Pure Championship'iyle birlikte arka alandan geldi. Elindeki mikrofonu ağzına doğru tutarak, şarkının kesilmesine yol açıyor. Hem konuşuyor, hem de ringe ilerliyor MJF.
MJF: Hey, hey, heey! Kesin sesinizi! Sen de sesini kes Will! Bu mu yani? Prestige Grand Wrestling'in doruğu bu mudur? Ringin ortasında konumlanmış olan bir İngiliz, kelimeleri kılıç gibi, sağa sola savurmuş, her cümlesiyle geçmişi dilim dilim kesmiş... Şiir gibi konuşmuş ama o şiirin içerisindeki baltalar gizlenmiş. Ve şimdi? Kendisini Shakespeare'in tanrısı zannediyor! Ama unutuyorsun Will, bir şiirin etkisi onun melodisinde değil, o şiirin yazarı kimse onun karanlığındadır. Sanki her darbesiyle bir sonnet yazmış, her rakibiyle, özellikle Jeff'le, bir trajedi sahnelemiş gibi. Ama gerçek trajedi, senin hikâyeni yazmaya çalışman Will. Çünkü kalemin yok, sadece yankılanan boş bir gururun var. Sanki bu ring, onun edebi sahnesiymiş de biz geri kalanlar sadece figüranmışız gibi. Ama Will… Bu hikayenin yazarı sen değilsin. Benim. Ben o kalemi kanla ıslattım, o sayfaları terle çevirdim. Her satırda bir rakip yendim, her hecede bir hayal gömdüm. Sen sadece bir pasajsın. Ana karakter henüz konuşmadı. (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Sen sadece konuşuyorsun man. Dinle.
Ringe varmış oluyor MJF. Direkt olarak çelik basamaklara yöneliyor, basamakları teker teker çıkarak kendisini Apron'da buluyor. Apron'da bir müddet ilerliyor, sonrasında eğilerek iplerin arasından geçiyor ve ringe girişini gerçekleştirmiş oluyor. An itibarıyla Ospreay'in karşısında, onunla yüz yüze, baş başa. Elinde duran mikrofonu tekrardan ağız seviyesine kadar yükselttikten sonra, konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor.
MJF: Mexico City Cup'ı hatırlıyor musun adamım? Hani senin 'düşlere yakışır', 'şanlı bir anı' dediğin o gece... İşte o gecede ben, sadece bir kupa değil, bir gelecek kazandım. Bir yön, bir kader, bir miras kazandım. Söz verdiğim gibi, buradayım. Ben o gece bir hak elde ettim, sen alkış toplarken; ben en doğru anı bekledim. Çünkü her savaşçı bilir: Darbeyi en çok acıtan, sadece yumruk değil; zamandır. Herkes acele etti, herkes acele yandı. Ama ben... Ben, zamanı ellerimde yoğurdum. Onunla dövüştüm, onunla dost oldum. Ben zamanın kendisi gibi yürüdüm. Sessizce, sabırla, inatla! Sen kemer kazanırken, onu korurken, ben sustum. Sen gülümserken, ben sıkıldım. Sen kendini ringin üstüne yerleştirirken, ben senin altındaki zemini kazmaya başladım. Çünkü herkes güneşi izler... Ama toprağı unutur ve unutulan toprak, günün birinde göğü yutar. Ve ben o toprağım Will. Kök saldım. Derinlere indim. İşte o an geldi Will. Bu SummerSlam, senin için bir 'kutlama' sandığın şeyin aslında bir cenaze olduğunu fark edeceğin an. PGW Pure Championship... PGW World Television Championship... İkisi birden. Benim ellerimde birleşecek, bunu yapan ilk kişi olacağım! O gece, ben bu şirketin DNA'sına kendimi kazıyacağım. Tarihi sadece yazmakla kalmayacağım... Ben o tarihi baştan yazacağım. Sen Will... Sen bu hikayenin parlayan yıldızı değil, düşen meteorusun. Senin şiirlerini yakacağım, senin dualarını susturacağım ve o gece, o gecenin sonunda... Will Ospreay, sadece bir şiir okuyan orrospu çocuğu olarak hatırlanacak. Ve ben? Ben sonsuza kadar MJF olacağım!
MJF: Mexico City Cup'ı hatırlıyor musun adamım? Hani senin 'düşlere yakışır', 'şanlı bir anı' dediğin o gece... İşte o gecede ben, sadece bir kupa değil, bir gelecek kazandım. Bir yön, bir kader, bir miras kazandım. Söz verdiğim gibi, buradayım. Ben o gece bir hak elde ettim, sen alkış toplarken; ben en doğru anı bekledim. Çünkü her savaşçı bilir: Darbeyi en çok acıtan, sadece yumruk değil; zamandır. Herkes acele etti, herkes acele yandı. Ama ben... Ben, zamanı ellerimde yoğurdum. Onunla dövüştüm, onunla dost oldum. Ben zamanın kendisi gibi yürüdüm. Sessizce, sabırla, inatla! Sen kemer kazanırken, onu korurken, ben sustum. Sen gülümserken, ben sıkıldım. Sen kendini ringin üstüne yerleştirirken, ben senin altındaki zemini kazmaya başladım. Çünkü herkes güneşi izler... Ama toprağı unutur ve unutulan toprak, günün birinde göğü yutar. Ve ben o toprağım Will. Kök saldım. Derinlere indim. İşte o an geldi Will. Bu SummerSlam, senin için bir 'kutlama' sandığın şeyin aslında bir cenaze olduğunu fark edeceğin an. PGW Pure Championship... PGW World Television Championship... İkisi birden. Benim ellerimde birleşecek, bunu yapan ilk kişi olacağım! O gece, ben bu şirketin DNA'sına kendimi kazıyacağım. Tarihi sadece yazmakla kalmayacağım... Ben o tarihi baştan yazacağım. Sen Will... Sen bu hikayenin parlayan yıldızı değil, düşen meteorusun. Senin şiirlerini yakacağım, senin dualarını susturacağım ve o gece, o gecenin sonunda... Will Ospreay, sadece bir şiir okuyan orrospu çocuğu olarak hatırlanacak. Ve ben? Ben sonsuza kadar MJF olacağım!
Seyirciler şaşırma seslerini saklayamıyorlar, sesler üst üste biniyor. Will ise kendisine edilen hakaret karşısında kudurmak, öfkelenmek yerine gülüyor. MJF'in yuhalandığı sırada, Will sadece gülüyor. Bir süre sonra bu negatif reaksiyonlar bir son buluyor, yanıt verme hakkı doğuyor Will'e. Yere atmış olduğu mikrofonu alıyor, onu ağzına doğru tutarak konuşuyor, yanıt veriyor.
Will Ospreay: Güzel finaldi Max. Gerçekten... Bravo. Sana bir şey söyleyeyim mi? Senin ses tonun, cümlelerin, o dramatik duraksamaların, hepsi muhteşem. Sanki bir tiyatro sahnesindeymişiz gibi, sen de başrolü kapmaya çalışan aç bir aktör gibisin. Ama işin komik yanı şu ki, sen ne kadar konuşursan konuş... Dokunamazsın!
Will Ospreay: Güzel finaldi Max. Gerçekten... Bravo. Sana bir şey söyleyeyim mi? Senin ses tonun, cümlelerin, o dramatik duraksamaların, hepsi muhteşem. Sanki bir tiyatro sahnesindeymişiz gibi, sen de başrolü kapmaya çalışan aç bir aktör gibisin. Ama işin komik yanı şu ki, sen ne kadar konuşursan konuş... Dokunamazsın!
Seyirciler bir daha şaşırma seslerine hakim olamıyorlar, bu sesler tekrardan üst üste biniyor. Will gülmeye devam ederken, MJF iyice öfkeleniyor ve elindeki mikrofonu ağzına doğru götürerek sözlerini aktarıyor.
MJF: Orada seni dizlerinin üstüne çöktüreceğim! Senin o kibirli başını yere eğdireceğim Will! O tanrı rolünü, o şair edasını… Hepsini kıracağım!
MJF: Orada seni dizlerinin üstüne çöktüreceğim! Senin o kibirli başını yere eğdireceğim Will! O tanrı rolünü, o şair edasını… Hepsini kıracağım!
Mikrofonu yere atıyor ve kemerini, PGW Pure Championship'i havaya kaldırıyor. Karşısında duran Will'in karşılıksız kalmadığını, onun da kemerini, PGW World Television Championship'ini eline aldığını ve onun karşısında havaya kaldırdığını görüyoruz. Bu anlar yaşanırken, kameralar kapanıyor ve şov kaldığı yerden devam ediyor.
Eş zamanlı bir röportaj ile devam ediyor şov. Ekranımızda Byron var, konsepti anlatıyor. İlk olarak, Güney'deki evi olduğunu rahatlıkça seçebildiğimiz Bray'i görüyoruz. Fenerinden çıkan, loş sarı ışık onun çevresini aydınlatmaya yetiyor. Diğer bir noktadan ise Dark STG'yi görüyoruz. Karanlık ormanda, ağaçların arasında. Gece yarısını andıran karanlık bir atmosferde, eski bir taş sunakta diz çökmüş, Kara Kitap’ı ellerinde tutuyor. Şimdi ise Byron konsepti anlatmaya başlıyor. Her iki isme de aynı soruların yöneltileceğini, birbirlerini duyamadıklarını, ancak cevapların eş zamanlı olarak ekranlara yansıyacağını anlatıyor. Bunun akabinde başlangıç veriliyor.
Byron Saxton: Aranızdaki bu savaş nasıl başladı?
Bray Wyatt: (Gülümsüyor) Ah... Bu savaş biz doğmadan önce başlamadı belki ama bizim doğmamız, bu savaşın yeniden yazılmasını zorunlu kıldı. Karanlık öyle bir metafor, öyle bir varlıktır ki; birini seçtiğinde, diğer tüm opsiyonlar, ışıklar sönmeye başlar ve bu ışıkların altındaki her suret, kendi varlığını sorgular. Ben? Ben uzun zaman önce, bu kavram ile uzlaştım. Onunla tokalaştım, onun içinden geçtim, onunla uyudum. Gözümü kapattığımda fısıldayan şey değil karanlığın kendisiydi bana seslenen. Ama o? O, sadece karanlığı ödünç aldı ve sanki bir kıyafetmişçesine onu giydi. Onu süsledi, tırnaklarına sürdü, gözlerinin altına çekti, gövdesine işledi. Her ne yaparsa yapsın, onu içselleştiremedi. Onun karanlığı, pazarlanabilir bir lanet. Estetikle bezenmiş bir cehennem. Karanlıkla bütünleşemedi. Onu yürekten kucaklamadı. Sadece onunla dans etti... Ama asla onunla kaybolmadı. B— Bu bir taklit ve ben taklitlere karşı yalnızca alerjik değilim. Onları yakarak arındırırım. Çünkü karanlık, sahip olunan bir şey değildir… Yaşanır ve onu yalnızca gerçekten içine yürüyenler yönetebilir. Geriye kalanlarsa sadece onun yansımasında boğulurlar. Bu sahnede hüküm sürecek olan, karanlığı sahte suretlerle giyinen değil… Onun içinde boğulmayı göze alandır. O kişi… Benim, sizin Eater of the Worlds'ünüz.
Sonrasında direkt olarak Dark STG'nin yanıtı ekranlara veriliyor.
Dark STG: (Gözlerini kapatarak konuşuyor) Benim içimdeki şey... Bir seçimin sonucu değil, bir zorunluluğun çığlığı. Karanlık beni, bir nokta üzerine davet etmedi, çağırmadı; ben daima onun içerisinde saklandım, onu kendi ellerimle uyandırdım. Ruhumun en dip katmanlarında, bastırılmış arzuların, unutulmuş öfkelerin, gömülü acıların içinde kıvranan bir şey vardı ve bir gün o 'şey' nefes aldı. Kitap— Kutsal Kara Kitap, beni çağırmadı. Ben onu sessizliğin en tiz çığlığında, dünyanın unuttuğu bir gecede, kendi iç çöküşümün, buhranımın enkazında buldum. (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Onunla konuşan sesler... Wyatt'ın gölgelerinde eğleşen, teatral fısıltılar değil. Hayır, onlar sahte peygamberlerin, düşlerinde karanlığı simüle edenlerin fısıltıları. Benim seslerim, yıldızların sustuğu anda konuşur. Onlar gerçek. Onlar kadim. Onlar sonsuz. Onlar, evrenin çürümeye başladığı andan beri susmamış olanlardır. Onlar bana hükmetmez… Ben onları duyarım ve anlarım. Wyatt’la bir savaşım yok çünkü o benimle aynı dili konuşmuyor. Onun karanlığı, hikaye anlatmak için yazılmış bir masal gibi… Sahnelenmiş bir acı, perdeli bir çürüme ama benim karanlığım… Yaşanmış bir kıyametin, hâlâ küllenmemiş ateşi. Wyatt, karanlığın kenarında duran bir filozof olabilir lakin ben onun tam göbeğinde yürüyen bir peygamberim. O sadece… Gölgede kalmış bir yankı. Bense yankının kendisine fısıldayan karanlığım.
Sıradaki soruya geçiliyor.
Bray Wyatt: (Gülümsüyor) Ah... Bu savaş biz doğmadan önce başlamadı belki ama bizim doğmamız, bu savaşın yeniden yazılmasını zorunlu kıldı. Karanlık öyle bir metafor, öyle bir varlıktır ki; birini seçtiğinde, diğer tüm opsiyonlar, ışıklar sönmeye başlar ve bu ışıkların altındaki her suret, kendi varlığını sorgular. Ben? Ben uzun zaman önce, bu kavram ile uzlaştım. Onunla tokalaştım, onun içinden geçtim, onunla uyudum. Gözümü kapattığımda fısıldayan şey değil karanlığın kendisiydi bana seslenen. Ama o? O, sadece karanlığı ödünç aldı ve sanki bir kıyafetmişçesine onu giydi. Onu süsledi, tırnaklarına sürdü, gözlerinin altına çekti, gövdesine işledi. Her ne yaparsa yapsın, onu içselleştiremedi. Onun karanlığı, pazarlanabilir bir lanet. Estetikle bezenmiş bir cehennem. Karanlıkla bütünleşemedi. Onu yürekten kucaklamadı. Sadece onunla dans etti... Ama asla onunla kaybolmadı. B— Bu bir taklit ve ben taklitlere karşı yalnızca alerjik değilim. Onları yakarak arındırırım. Çünkü karanlık, sahip olunan bir şey değildir… Yaşanır ve onu yalnızca gerçekten içine yürüyenler yönetebilir. Geriye kalanlarsa sadece onun yansımasında boğulurlar. Bu sahnede hüküm sürecek olan, karanlığı sahte suretlerle giyinen değil… Onun içinde boğulmayı göze alandır. O kişi… Benim, sizin Eater of the Worlds'ünüz.
Sonrasında direkt olarak Dark STG'nin yanıtı ekranlara veriliyor.
Dark STG: (Gözlerini kapatarak konuşuyor) Benim içimdeki şey... Bir seçimin sonucu değil, bir zorunluluğun çığlığı. Karanlık beni, bir nokta üzerine davet etmedi, çağırmadı; ben daima onun içerisinde saklandım, onu kendi ellerimle uyandırdım. Ruhumun en dip katmanlarında, bastırılmış arzuların, unutulmuş öfkelerin, gömülü acıların içinde kıvranan bir şey vardı ve bir gün o 'şey' nefes aldı. Kitap— Kutsal Kara Kitap, beni çağırmadı. Ben onu sessizliğin en tiz çığlığında, dünyanın unuttuğu bir gecede, kendi iç çöküşümün, buhranımın enkazında buldum. (Bir süre duraksadıktan sonra devam ediyor) Onunla konuşan sesler... Wyatt'ın gölgelerinde eğleşen, teatral fısıltılar değil. Hayır, onlar sahte peygamberlerin, düşlerinde karanlığı simüle edenlerin fısıltıları. Benim seslerim, yıldızların sustuğu anda konuşur. Onlar gerçek. Onlar kadim. Onlar sonsuz. Onlar, evrenin çürümeye başladığı andan beri susmamış olanlardır. Onlar bana hükmetmez… Ben onları duyarım ve anlarım. Wyatt’la bir savaşım yok çünkü o benimle aynı dili konuşmuyor. Onun karanlığı, hikaye anlatmak için yazılmış bir masal gibi… Sahnelenmiş bir acı, perdeli bir çürüme ama benim karanlığım… Yaşanmış bir kıyametin, hâlâ küllenmemiş ateşi. Wyatt, karanlığın kenarında duran bir filozof olabilir lakin ben onun tam göbeğinde yürüyen bir peygamberim. O sadece… Gölgede kalmış bir yankı. Bense yankının kendisine fısıldayan karanlığım.
Sıradaki soruya geçiliyor.
Byron Saxton: SummerSlam 2025'te... Kazanırsan ne olur, kaybedersen ne olur?
Bray Wyatt: Kazanmak? (Kafasını sallıyor, sonra uzun bir iç çekiyor) Meselenin PGW Championship'ten ibaret olduğunu mu ifade etmeye çalışıyoruz, huh? Ben her zaman kazanırım— en azından insanlar her zaman bunu görürler, bilirler. Çünkü benim için zafer, seyircilerin alkışından, hakemin elimi kaldırmasından, bir 'altın'ın omzumda parıldamasından ibaret değil. Gerçek zafer dediğin, kafalarda bıraktığın şüphelerdir. Savaşın ortasında, gözlerinin içine bakıp, kendilerine şu soruyu sordururum: "Kim haklı? Kim daha derin?". Ve insanlar sessiz kalır çünkü gerçek karanlık, adını anamadığın; suretini tahayyül edemediğin; sesini duyup da inkar edemediğin şeydir. Ben… Tanınmam. Anlatılmam. Yalnızca hissedilirim. Eğer kaybedersem… Evet, evren bir yalana teslim olur. Ama... İşin tuhafı, Saturday Night's Main Event gecesinde olan tamam buydu. Ben kaybettim, kağıt üzerinde. Ama nasıl? Bedenimi onun önüne bıraktım. Yere uzandım ve herkes bunun teslimiyet olduğunu düşündü. Göz göze geldiğimizde... Onun içinde, beklediğim çatlağı gördüm. Aniden, gerekeni yaptım. O kadar ani, o kadar kesin ki… Bir anlığına dünya durdu. Ama yetmedi, hakemin eli üçe inmedi. Kader, benden yana değildi. Kazanamadım. Ama o geceden sonra insanlar, D-STG'nin gözlerinde ilk kez bir belirsizlik gördü. İlk kez bir korku, bir tereddüt… Bir insani kırılganlık. Ben mi kaybettim, huh? Belki evet. Ama onun mutlaklığına bir leke sürdüm. Onu, tanınabilir kıldım ve işte bu yüzden… Bu savaşı hâlâ ben kazanıyorum, kazanacağım da.
Dark STG: Kaybedersem? (Gözleri kıvılcım gibi parlıyor, başını yavaşça kaldırıyor) O zaman Kitap kazanır. Evet... Her şeye rağmen, bu bir trajedi değil; bu dünyanın yeniden doğması durumunun iptalidir. Sonsuz acıdan mahrum kalacaktır bu alem... Bunun sebebi, acının hakikati doğuran element olmasıdır. Onsuz, her şey yüzeyde kalır. Bu— bir hayli acıklı olurdu, belki de bu evrenin felaketi. Ama Saturday Night's Main Event gecesi... (Hafifçe başını sallıyor) İlginçti. Wyatt yere uzandığında, bunun bir zayıflık, acizliğin sonucu olduğunu anladım. Kitap fısıldadı: "Şimdi bitir onu!". Elimi kaldırdım ama o beklenmedik bir şeyi denedi... Bir sarsıntı, bir çatlak… Bir meydan okuma. Beni tuzağa düşürmeye çalıştı ve bir anlığına… Evet, bir anlığına kalbimde yankılandı: "Acaba?". Ama hakikat asla kaybolmaz. Kitap susmaz. Başarısız oldu çünkü onun karanlığı bir tiyatro sahnesiydi; benimkisi sonsuz bir mezar. Maçı kazandım ama onun bana yönelttiği gölgeyi de hissediyorum. O gece bana öğretti ki, tanrılar bile sınanır ve ben sınandım ama yenilmedim. Wyatt, senin adım attığın o kırılma çizgisini gördüm ama unutma: o çizgi seni dönüştürmedi. Sadece seni daha tanıdık hale getirdi. Şimdi seni daha net görüyorum ve bu da… Seni Kitap’ın daha yakın bir sayfasına taşıdı.
Bir diğer soru ile devam ediliyor.
Bray Wyatt: Kazanmak? (Kafasını sallıyor, sonra uzun bir iç çekiyor) Meselenin PGW Championship'ten ibaret olduğunu mu ifade etmeye çalışıyoruz, huh? Ben her zaman kazanırım— en azından insanlar her zaman bunu görürler, bilirler. Çünkü benim için zafer, seyircilerin alkışından, hakemin elimi kaldırmasından, bir 'altın'ın omzumda parıldamasından ibaret değil. Gerçek zafer dediğin, kafalarda bıraktığın şüphelerdir. Savaşın ortasında, gözlerinin içine bakıp, kendilerine şu soruyu sordururum: "Kim haklı? Kim daha derin?". Ve insanlar sessiz kalır çünkü gerçek karanlık, adını anamadığın; suretini tahayyül edemediğin; sesini duyup da inkar edemediğin şeydir. Ben… Tanınmam. Anlatılmam. Yalnızca hissedilirim. Eğer kaybedersem… Evet, evren bir yalana teslim olur. Ama... İşin tuhafı, Saturday Night's Main Event gecesinde olan tamam buydu. Ben kaybettim, kağıt üzerinde. Ama nasıl? Bedenimi onun önüne bıraktım. Yere uzandım ve herkes bunun teslimiyet olduğunu düşündü. Göz göze geldiğimizde... Onun içinde, beklediğim çatlağı gördüm. Aniden, gerekeni yaptım. O kadar ani, o kadar kesin ki… Bir anlığına dünya durdu. Ama yetmedi, hakemin eli üçe inmedi. Kader, benden yana değildi. Kazanamadım. Ama o geceden sonra insanlar, D-STG'nin gözlerinde ilk kez bir belirsizlik gördü. İlk kez bir korku, bir tereddüt… Bir insani kırılganlık. Ben mi kaybettim, huh? Belki evet. Ama onun mutlaklığına bir leke sürdüm. Onu, tanınabilir kıldım ve işte bu yüzden… Bu savaşı hâlâ ben kazanıyorum, kazanacağım da.
Dark STG: Kaybedersem? (Gözleri kıvılcım gibi parlıyor, başını yavaşça kaldırıyor) O zaman Kitap kazanır. Evet... Her şeye rağmen, bu bir trajedi değil; bu dünyanın yeniden doğması durumunun iptalidir. Sonsuz acıdan mahrum kalacaktır bu alem... Bunun sebebi, acının hakikati doğuran element olmasıdır. Onsuz, her şey yüzeyde kalır. Bu— bir hayli acıklı olurdu, belki de bu evrenin felaketi. Ama Saturday Night's Main Event gecesi... (Hafifçe başını sallıyor) İlginçti. Wyatt yere uzandığında, bunun bir zayıflık, acizliğin sonucu olduğunu anladım. Kitap fısıldadı: "Şimdi bitir onu!". Elimi kaldırdım ama o beklenmedik bir şeyi denedi... Bir sarsıntı, bir çatlak… Bir meydan okuma. Beni tuzağa düşürmeye çalıştı ve bir anlığına… Evet, bir anlığına kalbimde yankılandı: "Acaba?". Ama hakikat asla kaybolmaz. Kitap susmaz. Başarısız oldu çünkü onun karanlığı bir tiyatro sahnesiydi; benimkisi sonsuz bir mezar. Maçı kazandım ama onun bana yönelttiği gölgeyi de hissediyorum. O gece bana öğretti ki, tanrılar bile sınanır ve ben sınandım ama yenilmedim. Wyatt, senin adım attığın o kırılma çizgisini gördüm ama unutma: o çizgi seni dönüştürmedi. Sadece seni daha tanıdık hale getirdi. Şimdi seni daha net görüyorum ve bu da… Seni Kitap’ın daha yakın bir sayfasına taşıdı.
Bir diğer soru ile devam ediliyor.
Byron Saxton: Birbirinize tek bir cümle söyleme hakkınız olsaydı, ne söylerdiniz?
Bray Wyatt: (Gülüyor, hafif başını yana yatırıyor) Ben ona sadece şunu derdim: "Seni anlamıyorum ama anlayamadığım şeyin, bir zamanlar bende de yaşamış olabileceğinden şüpheleniyorum ve bu şüphe… Beni sana yakınlaştırıyor, tiksindirmiyor.".
Dark STG: (Objektifin sol üst köşesinde, neredeyse fark edilmeyecek şekilde "Kayıt: 6 saat önce" yazısı beliriyor) Bir cümle m, huhi? (Kısa bir sessizlik) O hâlde şu olurdu: "Gördüğünü sandığın her yansıma, aslında sana bakan başka bir göz olabilir ve o göz… Artık sana ait değil.".
Halihazırda D-STG'nin tarafında olan kameraların kapandığını, karardığını görüyoruz. Bu az önce objektifin sol üstünde yazan yazıyı daha da anlamlı kılıyor. Bray, kendisine sorulan sorulara canlı bir şekilde yanıt verirken; D-STG'nin görüntüleri tamamen bantmış! Bunun ortaya çıkması ile seyircilerden ciddi bir uğultu işitir hale geliyoruz! Herkes şoke olmuş bir şekilde takip ediyor bunu! Kameralar, Bray'in olduğu alanı daha geniş alıyor. Bray'in arkasına baktığımızda, orada karanlık bir silüeti, bir insanın— iri bir insanın olduğunu fark ediyoruz. Karanlıkta, neredeyse fark edilmeyecek şekilde bir gölge kıpırdıyor. Elinde feneri olan Bray ise, gülüyor. Hâlâ olanları fark etmiş değil...
Ya da bihabermişçesine davranıyor! Bu silüet, STG’nin kendisi! Ama artık görüntü değil, gerçeğin ta kendisidir! Bray, hafifçe gözlerini kısıyor ve başını eğmeden kısa bir kahkaha atıyor! D-STG, sessizce arkadan yaklaşıyor. Bray'in ensesine doğru eğiliyor, ensesine geliyor. Sessizlik, zaman da durmuş gibi. Sonra bir ses işitiyoruz. Bu gerçek zamanlı bir şekilde konuşan D-STG'nin sesi!
Bray Wyatt: (Gülüyor, hafif başını yana yatırıyor) Ben ona sadece şunu derdim: "Seni anlamıyorum ama anlayamadığım şeyin, bir zamanlar bende de yaşamış olabileceğinden şüpheleniyorum ve bu şüphe… Beni sana yakınlaştırıyor, tiksindirmiyor.".
Dark STG: (Objektifin sol üst köşesinde, neredeyse fark edilmeyecek şekilde "Kayıt: 6 saat önce" yazısı beliriyor) Bir cümle m, huhi? (Kısa bir sessizlik) O hâlde şu olurdu: "Gördüğünü sandığın her yansıma, aslında sana bakan başka bir göz olabilir ve o göz… Artık sana ait değil.".
Halihazırda D-STG'nin tarafında olan kameraların kapandığını, karardığını görüyoruz. Bu az önce objektifin sol üstünde yazan yazıyı daha da anlamlı kılıyor. Bray, kendisine sorulan sorulara canlı bir şekilde yanıt verirken; D-STG'nin görüntüleri tamamen bantmış! Bunun ortaya çıkması ile seyircilerden ciddi bir uğultu işitir hale geliyoruz! Herkes şoke olmuş bir şekilde takip ediyor bunu! Kameralar, Bray'in olduğu alanı daha geniş alıyor. Bray'in arkasına baktığımızda, orada karanlık bir silüeti, bir insanın— iri bir insanın olduğunu fark ediyoruz. Karanlıkta, neredeyse fark edilmeyecek şekilde bir gölge kıpırdıyor. Elinde feneri olan Bray ise, gülüyor. Hâlâ olanları fark etmiş değil...
Ya da bihabermişçesine davranıyor! Bu silüet, STG’nin kendisi! Ama artık görüntü değil, gerçeğin ta kendisidir! Bray, hafifçe gözlerini kısıyor ve başını eğmeden kısa bir kahkaha atıyor! D-STG, sessizce arkadan yaklaşıyor. Bray'in ensesine doğru eğiliyor, ensesine geliyor. Sessizlik, zaman da durmuş gibi. Sonra bir ses işitiyoruz. Bu gerçek zamanlı bir şekilde konuşan D-STG'nin sesi!
Dark STG: Ve şimdi… Ben geldim.
Bray Wyatt: Bunu yapacağını— burada olacağını biliyordum (Kahkaha atıyor).
Dark STG: Demek öyle?
Bray Wyatt: Başlayalım, tanrıların ziyafeti başlasın.
Bray hızlıca oturduğu yerden kalkıyor ve arkasına hızla dönen Bray'in, Güney'deki evinin içerisindeki kavga an itibarıyla patlak veriyor! D-STG ile Bray... Birbirlerine yumruklar atıyorlar, hunharca saldırıyorlar! Olay yerinde prodüksiyon ekibinin, gitgide kontrolden çıkan bu kavga karşısında kayıtsız kaldıklarını ve hatta olay yerinden hızlı bir şekilde kaçıştıklarını görüyoruz. Onların bu kapışmaları devam etmiyor, yarıda kesiliyor çünkü Prestige Grand Wrestling'in sunduğu PAYBACK serisinin 78. bölümü burada son buluyor.
𝐏𝐆𝐖 𝐏𝐀𝐘𝐁𝐀𝐂𝐊 #𝟕𝟖
Prestige Grand Wrestling LLC ™ 2025
All Rights Reserved
Bray Wyatt: Bunu yapacağını— burada olacağını biliyordum (Kahkaha atıyor).
Dark STG: Demek öyle?
Bray Wyatt: Başlayalım, tanrıların ziyafeti başlasın.
Bray hızlıca oturduğu yerden kalkıyor ve arkasına hızla dönen Bray'in, Güney'deki evinin içerisindeki kavga an itibarıyla patlak veriyor! D-STG ile Bray... Birbirlerine yumruklar atıyorlar, hunharca saldırıyorlar! Olay yerinde prodüksiyon ekibinin, gitgide kontrolden çıkan bu kavga karşısında kayıtsız kaldıklarını ve hatta olay yerinden hızlı bir şekilde kaçıştıklarını görüyoruz. Onların bu kapışmaları devam etmiyor, yarıda kesiliyor çünkü Prestige Grand Wrestling'in sunduğu PAYBACK serisinin 78. bölümü burada son buluyor.
𝐏𝐆𝐖 𝐏𝐀𝐘𝐁𝐀𝐂𝐊 #𝟕𝟖
Prestige Grand Wrestling LLC ™ 2025
All Rights Reserved
Son düzenleme:


