Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Kullanıcılar
Aylık Konu İstatistikleri
Şu anki ziyaretçiler
Yeni profil mesajları
Profil mesajlarında ara
Ayın En Çok Mesaj Atanları
Rozetler
ELITE Efektleri
ELITE Üyelik
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Konuya cevap cer
Ana sayfa
Forumlar
RPG
Prestige Grand Wrestling: PGW
PGW Promoları & Konuşma Gösterileri
Alman Usulü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Mesaj
<blockquote data-quote="Ensiferum" data-source="post: 417073" data-attributes="member: 117"><p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"><span style="font-family: 'Tahoma'">Bugün, PGW çöplüğünün rutin ve sıradan dehlizlerinden sıyrılıp maziye şöyle bir bakalım.. Neticede, günümüze karar veren çoğu şeyin temel kaynağı geçmişten gelen hikayeler. Ve ben, günümde olduğumda iyi bir hikaye anlatıcısıyım adamım. İhtiyar gözlerim pek çok yükseliş ve düşüş gördü, yorgun ayaklarım en ırak toprakları gezdi ve gördüğüm her mucizeye karşı bin bir felaketin gözlerinin içine baktım. Benim geçtiğim topraklarda çiçekler açar, otlar biter ve güneş en tepede dikilirken; arkamda bıraktığım her şey kavruk bir çöle dönüştü. Ve bugün, o kadar mesafe aldık ki artık geri dönüp bakamayacak kadar ileride; ama nefesimizi tuttuğumuz anda yüzlerce yıl geçmişe gidebilecek kadar da mazideyiz. Ve ben, bir tutkal gibi tutuyorum iki ucu birden; bir yanı çürümüş ve tozlu geçmiş, bir yanı ferah ve rüzgarlı bir gelecek. Bundan çok, çok uzun zaman önce yetim çocukların birbirine kol kanat gerdiği topraklarda, güneş her gün kilisenin çatısını yıkardı. O zamanlar, elektroniğin bizi ahtapot gibi solungaçları arasına almadığı dönemlerde, şişe geçirilmiş bir tavşanın kızarma kokusu eşliğinde basit fıkralar bile güldürürdü yüzümüzü. Ve o denli şen şakrak kahkahalar sahiptik ki, sonsuza kadar yaşayacağımızı düşünürdük. Bizim kadar mutlu çocuklar görmemişti dünya, nasıl diğerleri gibi sadece "günümüz geldiği" için bu dünyadan göçüp gidebilirdik? Eğer varsa yaratıcı, nihai bir amaç gütmese ve bizleri sonsuza kadar kanatları altına almasa; bu kadar farklı topraklardan bir araya gelen bu grup bir aile misali birbirine kenetlenebilir miydi? Günler, haftaları kovaladı; haftalar da ayları. Döndüğümüz her dönemeç, attığımız her adım bir başka neşenin ve mucizenin kapılarını açıyordu bize. Ve sonra, onlar geldi.. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk adamım, bu toprakların içinde olduğumuz müddetçe kimse bize zarar veremeyecek, kimse bizim kilisemize saldıramayacaktı. Bizler, sayıları onlarla ölçülebilecek kadar az sayıda çocuk; Napolyon'un ordusundan bile büyük bir kuvvettik. Ya da, öyle düşündük, ve o kadar kötü yanıldık ki kum saati tersine akmaya başladığı zaman her şey teker teker elimizden alındı.</span></p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"><img src="https://i.hizliresim.com/ghd25g9.png" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /></p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu topraklarda, bazıları buna "kara gece" der, ama bu lafı duyduklarında hayıflanır eskiler. Zira o geceden sonra yaşananların etkisi o kadar uzun sürmüştür ki, sadece bir güne hapsedilemeyecek kadar büyük bir zalimliğin pençesine düşmüştür toprak. Ve bizler, başından beri gaz lambasının ışığında hikayeler dinlediğimiz ve sallanan sandalyesinin gacırtılarıyla huzur bulduğumuz o aziz ve ihtiyar ruhu kanlar içinde yerde bulduğumuzda, gerçek bizi hiç hesap edemeyeceğimiz kadar hızlı dağıttı. Güneş sustu, şarkılar söylemez oldu. Otlar teker teker kurudu ve şu Güney, gökkuşaklarıyla dolu ve kahkahaların ev sahipliğini yapan bu kutsal topraklar; bataklıklarla dolu metruk bir alana dönüştü. Başıboş bir şekilde dolaştık, onu aradık, boğazımız yırtılana kadar çamlara, köknarlara ve dağlara haykırdık.. Ama o, bize geri dönmedi. İşte o gün, o yaratıcının varlığına inanmayı bıraktık. Nasıl bir tanrı, bu kadar zalim olabilir? Nasıl olur da, bir tanrı, kahkahaları bu kadar ani bir şekilde feveranlara ve gözyaşlarına dönüştürebilir? Seneler geçtikçe, yas yerini öfkeye bıraktı. Ve öfke biriktikçe, intikam duygusu kapımızı çalar oldu. Biliyorduk, bir gün bizi bu hapishaneye layık gören ve adına "şehir" dedikleri taş evlerle oldu o mezbeleden bizim kahkahalarımıza ve gözyaşlarımıza aynı anda hükmeden adamları kalplerinden hançerleyecektik. Ve o gün geldiğinde, herkes "borcun ödenmiş" olacağını bilecekti. O zaman, ancak bütün taş evler yıkıldığı ve soğuk zalim yüzüyle bizi her gün izleyen o mezbele yumruklarımızın altında inlediği zaman Abigail bize geri dönecekti. Ancak o zaman. Ne daha erken, ne daha geç. Bütün bunların ortasında, kendime dönüp baktım. Ve O'nun düştüğü gün ve ölmeden önce elimi tuttuğunda söylediği sözleri hatırladım. Kanın bedelini, ancak kan ödeyebilirdi. İşte, iyiyi ve güzeli yaşatmak için nefes alan bir azize böyle terk etti soğuk yerküreyi, ve bizleri iki şeyler tek başımıza bıraktı: Onun yokluğunun boğazımızda bıraktığı safra tadı ve onu bizden koparan dünyaya karşı açtığımız bir savaş sancağı. Biz buyuz, çimenlerin ortasında belki de hiç alınamayacak bir intikam için ağzında kan tadıyla kuduz köpekler gibi sağa sola saldıran havariler. Ama kim bilir? Belki bir gün, günler tersine döner ve O tekrardan çalar kapımızı. İşte o gün, Wyatt Family savaş baltalarını gömerek rahat bırakacak bu dünyayı, daha erken bir zaman diliminde değil. Mazi, içimde yaşıyor. Ve ben vazifeşinas bir kardeş olarak, ablamdan kalan bütün intikam borçlarını son kuruşuna kadar ödeyeceğim.</span></p> <p style="text-align: center"><span style="font-family: 'Tahoma'"></span></p> <p style="text-align: center"><span style="font-family: 'Tahoma'"><img src="https://i.hizliresim.com/i24tm95.png" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Ensiferum, post: 417073, member: 117"] [CENTER] [FONT=Tahoma]Bugün, PGW çöplüğünün rutin ve sıradan dehlizlerinden sıyrılıp maziye şöyle bir bakalım.. Neticede, günümüze karar veren çoğu şeyin temel kaynağı geçmişten gelen hikayeler. Ve ben, günümde olduğumda iyi bir hikaye anlatıcısıyım adamım. İhtiyar gözlerim pek çok yükseliş ve düşüş gördü, yorgun ayaklarım en ırak toprakları gezdi ve gördüğüm her mucizeye karşı bin bir felaketin gözlerinin içine baktım. Benim geçtiğim topraklarda çiçekler açar, otlar biter ve güneş en tepede dikilirken; arkamda bıraktığım her şey kavruk bir çöle dönüştü. Ve bugün, o kadar mesafe aldık ki artık geri dönüp bakamayacak kadar ileride; ama nefesimizi tuttuğumuz anda yüzlerce yıl geçmişe gidebilecek kadar da mazideyiz. Ve ben, bir tutkal gibi tutuyorum iki ucu birden; bir yanı çürümüş ve tozlu geçmiş, bir yanı ferah ve rüzgarlı bir gelecek. Bundan çok, çok uzun zaman önce yetim çocukların birbirine kol kanat gerdiği topraklarda, güneş her gün kilisenin çatısını yıkardı. O zamanlar, elektroniğin bizi ahtapot gibi solungaçları arasına almadığı dönemlerde, şişe geçirilmiş bir tavşanın kızarma kokusu eşliğinde basit fıkralar bile güldürürdü yüzümüzü. Ve o denli şen şakrak kahkahalar sahiptik ki, sonsuza kadar yaşayacağımızı düşünürdük. Bizim kadar mutlu çocuklar görmemişti dünya, nasıl diğerleri gibi sadece "günümüz geldiği" için bu dünyadan göçüp gidebilirdik? Eğer varsa yaratıcı, nihai bir amaç gütmese ve bizleri sonsuza kadar kanatları altına almasa; bu kadar farklı topraklardan bir araya gelen bu grup bir aile misali birbirine kenetlenebilir miydi? Günler, haftaları kovaladı; haftalar da ayları. Döndüğümüz her dönemeç, attığımız her adım bir başka neşenin ve mucizenin kapılarını açıyordu bize. Ve sonra, onlar geldi.. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk adamım, bu toprakların içinde olduğumuz müddetçe kimse bize zarar veremeyecek, kimse bizim kilisemize saldıramayacaktı. Bizler, sayıları onlarla ölçülebilecek kadar az sayıda çocuk; Napolyon'un ordusundan bile büyük bir kuvvettik. Ya da, öyle düşündük, ve o kadar kötü yanıldık ki kum saati tersine akmaya başladığı zaman her şey teker teker elimizden alındı.[/FONT] [IMG]https://i.hizliresim.com/ghd25g9.png[/IMG] [FONT=Tahoma]Bu topraklarda, bazıları buna "kara gece" der, ama bu lafı duyduklarında hayıflanır eskiler. Zira o geceden sonra yaşananların etkisi o kadar uzun sürmüştür ki, sadece bir güne hapsedilemeyecek kadar büyük bir zalimliğin pençesine düşmüştür toprak. Ve bizler, başından beri gaz lambasının ışığında hikayeler dinlediğimiz ve sallanan sandalyesinin gacırtılarıyla huzur bulduğumuz o aziz ve ihtiyar ruhu kanlar içinde yerde bulduğumuzda, gerçek bizi hiç hesap edemeyeceğimiz kadar hızlı dağıttı. Güneş sustu, şarkılar söylemez oldu. Otlar teker teker kurudu ve şu Güney, gökkuşaklarıyla dolu ve kahkahaların ev sahipliğini yapan bu kutsal topraklar; bataklıklarla dolu metruk bir alana dönüştü. Başıboş bir şekilde dolaştık, onu aradık, boğazımız yırtılana kadar çamlara, köknarlara ve dağlara haykırdık.. Ama o, bize geri dönmedi. İşte o gün, o yaratıcının varlığına inanmayı bıraktık. Nasıl bir tanrı, bu kadar zalim olabilir? Nasıl olur da, bir tanrı, kahkahaları bu kadar ani bir şekilde feveranlara ve gözyaşlarına dönüştürebilir? Seneler geçtikçe, yas yerini öfkeye bıraktı. Ve öfke biriktikçe, intikam duygusu kapımızı çalar oldu. Biliyorduk, bir gün bizi bu hapishaneye layık gören ve adına "şehir" dedikleri taş evlerle oldu o mezbeleden bizim kahkahalarımıza ve gözyaşlarımıza aynı anda hükmeden adamları kalplerinden hançerleyecektik. Ve o gün geldiğinde, herkes "borcun ödenmiş" olacağını bilecekti. O zaman, ancak bütün taş evler yıkıldığı ve soğuk zalim yüzüyle bizi her gün izleyen o mezbele yumruklarımızın altında inlediği zaman Abigail bize geri dönecekti. Ancak o zaman. Ne daha erken, ne daha geç. Bütün bunların ortasında, kendime dönüp baktım. Ve O'nun düştüğü gün ve ölmeden önce elimi tuttuğunda söylediği sözleri hatırladım. Kanın bedelini, ancak kan ödeyebilirdi. İşte, iyiyi ve güzeli yaşatmak için nefes alan bir azize böyle terk etti soğuk yerküreyi, ve bizleri iki şeyler tek başımıza bıraktı: Onun yokluğunun boğazımızda bıraktığı safra tadı ve onu bizden koparan dünyaya karşı açtığımız bir savaş sancağı. Biz buyuz, çimenlerin ortasında belki de hiç alınamayacak bir intikam için ağzında kan tadıyla kuduz köpekler gibi sağa sola saldıran havariler. Ama kim bilir? Belki bir gün, günler tersine döner ve O tekrardan çalar kapımızı. İşte o gün, Wyatt Family savaş baltalarını gömerek rahat bırakacak bu dünyayı, daha erken bir zaman diliminde değil. Mazi, içimde yaşıyor. Ve ben vazifeşinas bir kardeş olarak, ablamdan kalan bütün intikam borçlarını son kuruşuna kadar ödeyeceğim. [IMG]https://i.hizliresim.com/i24tm95.png[/IMG][/FONT][/CENTER] [/QUOTE]
Yükleniyor…
Alıntı ekle…
İnsan doğrulaması
Cevap yaz
Ana sayfa
Forumlar
RPG
Prestige Grand Wrestling: PGW
PGW Promoları & Konuşma Gösterileri
Alman Usulü
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Uygulamayı yükle
Yükle
Forumlar
Neler yeni
Giriş yap
Kayıt ol
Ara
Anasayfa
Üst
Alt
Tema Rengi
Sıfırla